DOLAR 32,5038 0.08%
EURO 34,7826 -0.12%
ALTIN 2.496,260,50
BITCOIN 20829160,81%
Şanlıurfa
18°

PARÇALI BULUTLU

13:08

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

D’HONDT SİSTEMİ

D’HONDT SİSTEMİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nispi temsil temsil sistemi, siyasi partilerin veya milletvekili adaylarının aldığı oyun parlamentoda orantılı olarak yansıtıldığı seçim sistemidir. Bu sistemde partiler oyları oranınca temsilci(milletvekili) çıkarırlar.

Nispi demokrasi ne demek? Çoğulcu demokrasi (nispi demokrasi), çoğunluğun mutlak hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini ve azınlığın da bir gün çoğunluk olabilme hakkının verilmesini savunan demokrasi anlayışıdır.

Türkiye’de de uygulanan sistem nispi temsil sistemidir. Yani partiler ve bağımsız adayların seçim bölgelerine göre seçmenlerden aldıkları oylara göre temsilcilik(miletvekilliği) kazandıkları sistemdir. Bu seçim sisteminde bazı ülkelerde, ülkenin tamamı bir seçim bölgesi olarak kabul edilir iken, Türkiye gibi bazı ülkelerde ise birden fazla seçim bölgesi vardır. 2023 Mayıs ayında yapılacak seçimde Türkiye, illere göre seçim bölgelerine ayrılmıştır. Yani her il tek seçim bölgesi olması dikkate alınarak, alınacak oylara göre milletvekili sayısı belirlenmektedir. Büyük kentler olan İstanbul ve Ankara’da 3 seçim bölgesi, İzmir ve Bursa’da ise 2 seçim bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu haliyle Türkiye’de 87 seçim bölgesi bulunmaktadır.

Seçim bölgeleri temelde il yönetimleri dikkate alınarak belirlenmekle birlikte, nüfus yoğunluğuna göre aynı ilde(İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) birden fazla seçim bölgesi de belirlenmiştir. Türkiye’de TBMM 600 milletvekilinde oluşmaktadır. 600 milletvekili sayısı da illerin nüfusuna göre dağılımı yapılmıştır. En yüksek sayıya sahip İstanbul 98 milletvekili çıkarır iken, en düşük nüfusa sahip Bayburt ile Tunceli 1’er milletvekili çıkaracaktır.

Türkiye’de Nispi Temsil Sistemi ve Seçim Bölgelerinde uygulanan D’hondt metodu ile belirlenen milletvekili sayıları tespit edilir iken, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri arasındaki dengenin dikkate alınması gerekir. Şu an uygulanan Seçim Sistemi ve seçim bölgelerinde milletvekilliği tespitinde kullanılan D’hondt metodu, temsilde adalet ve yönetimde istikrar dengesini, temsilde adalet aleyhinde bozulduğunu söyleyebiliriz. Alınan oy sayısına göre bu sistem uygulandığında, daha fazla milletvekili verilen partilerin yanında, aldığı oya göre az temsil hakkı verilen partilerde söz konusu olmaktadır. Bu durumda temsilde adalet ilkesine zarar vermektedir.

Türkiye’deki seçim sisteminde partiler açısından, ülkedeki ve yurt dışındaki oyların toplamı anlamında ülke barajı %10’dan %7’ye düşürülmüştür. Siyasi partilerin kendi isim ve logoları ile seçimde milletvekili çıkarabilmeleri için tüm oyların %7’sini almaları şarttır. Aksi halde ülke barajının altında kalmış olurlar. Partiler için ülke barajını aştıktan sonra da seçim bölgesinde D’hondt

 

 

hesaplama sistemine göre de milletvekili çıkarabilmeleri için de yeterli oyu almaları gerekir.

 

Peki nedir bu D’hondt sistemi, nasıl çalışır? D’hondt, Belçikalı hukukçu ve matematikçidir. Nispi Seçim Hesaplama yöntemini 1878 yılında geliştirmiştir. Bu sistem bir seçim çevresinde her partinin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e ve 4’e …bölünür. Bu seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bu işleme devam edilir. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanır. Türkiye’de 1961’den bu yana, 1965 Millet Meclisi genel seçimi ile 1966 Millet Meclisi ara seçimi dışında, bütün milletvekili genel ve ara seçimlerinde d’Hondt sistemi uygulanmıştır; günümüzde de yürürlükte olan sistem budur.

Bu sistemde hesaplamanın nasıl yapılacağını örnek tablo üzerinden gösterir isek;

7 milletvekili çıkaracak bir seçim bölgesinde A Partisi 60.000, B Partisi 25.000, C Partisi 14.000 oy almış olsun.

 

Bu seçim çevresinden 7 milletvekili çıkacağından en yüksek 7 rakam ve bu rakamın denk geldiği partiler tespit edilerek çıkarılacak milletvekillikleri bulunur. Buna göre yeşil ile işaretlendiği üzere A partisi 4, B partisi 2 ve C partisi 1 milletvekili çıkarır. Bu hesaplama yönteminin daha anlaşılabilir olması için başka şekilde ifade eder isek;.

 

A Partisine 1. olduğu için bir milletvekili verilir. A Partisinin oyu 2’ye bölünür. A Partisinin oyu hâlâ en çok olduğu için A Partisinin oyu bu sefer 3’e bölünür. (60.000/3=20.000). Bu işlemden sonra en çok oy B Partisinde olduğu için B’ye bir milletvekili verilir ve oyu 2’ye bölünür (25.000/2=12.500). Kalan sayılar arasında en büyük A olduğu için bir milletvekili daha verilir ve A’nın oyu bu defa 4’e bölünür (60.000/4=15.000). Ortaya çıkan sayılar arasında en büyük oy yine A’nın oyu olduğundan yine bir milletvekili verilir ve bu kez de oyları 5’e bölünür (60.000/5=12.000). Bu işlemden sonra en büyük oy C’ye aittir ve C’nin hanesine 1 milletvekili eklenir; C’nin oyları 2’ye bölünür (14.000/2=7.000). Bu yedinci ve son işlem sonucunda en büyük sayı B’ye ait olduğu için son milletvekilini B Partisi alır. Sistem bu şekilde çalışmakta, partilerin yada bağımsız milletvekili adaylarının seçime girdikleri seçim bölgesinde aldığı oya göre çıkaracağı milletvekili sayısı da belirlenmektedir.

Türkiye’nin tüm illerinde, nüfus seçmen sayısına göre ülke barajı olan %7 ile seçim bölgesinde ilk milletvekilinin kazanılmasına ilişkin oy oranı arasında büyük oranda paralellik vardır. Şöyle ki; İstanbul ilinde 2018 seçimlerinde yaklaşık 11.000.000 seçmen bulunmaktadır. Seçimde %88 oranında seçmen sandığa gitmiş ve oy kullanmıştır. 2018 seçiminde ülke seçim barajı %10’dur. 2018 seçiminde İstanbul ilinde 9,5 milyon oy kullanılmıştır. Oyların %42,69’unu alan AK Parti 43 milletvekili çıkarmış, %26,45’ini alan CHP 27 milletvekili çıkarır iken, %12,67 oyu alan HDP 12 milletvekili almıştır. MHP %8,26 oy oranı ile 8 milletvekili çıkarırken, %7,99 oy alan İYİ Parti’de 8 milletvekili çıkarmıştır.

Görüldüğü gibi İstanbul ilinde kullanılan oylar, partilerin aldığı oy oranı ile milletvekili sayıları dikkate alındığında, o zamanki ülke barajı olan %10 oy alması şartı ile ciddi bir paralellik gösterdiği açıktır. Bir partinin aldığı oy oranı ile seçim bölgesinde çıkardığı milletvekili sayısı -özellikle ilk milletvekili ve bağımsız milletvekili adaylarında- uygulanan d’hondt sisteminde de büyük oranda ülke barajından çok daha fazla oy almak gerekir. Partilerin çıkaracağı ilk milletvekili ile bağımsız adayların durumu d’hondt sistemin uygulandığında, partilerin çıkaracağı ilk milletvekili ile bağımsız adayların seçilebilmeleri için yüksek sayıda oy gerekirken, en son sırada seçilen milletvekilleri az sayıda oy ile seçilmektedirler. Bu durumda temsilde adalet sorununu gündeme getirmektedir.

 

Av. Murat TOPRAK

Devamını Oku

ZORUNLU AİLE HUKUKU SİGORTASI

ZORUNLU AİLE HUKUKU SİGORTASI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son dönemlerde seçime girecek partilerin programlarında, hukuk devleti ve sosyal devletin gereği olarak vatandaşın her türlü hukuksal sıkıntısında avukatlardan yardım alacak, avukatlık ücreti de devlet tarafından ödenecek yahut oluşturulması düşünülen aile avukatlığı, zorunlu aile sigortası kapsamında karşılanması hedeflenmektedir. Avukatlık hizmeti serbest meslek olarak icra edilmektedir.

Temelde avukatlar vatandaşın hukuksal sorunlarını mahkemeler nezdinden çözmek üzere kendinse müracaat eden yurttaşlar adına işi takip eden, serbest olarak icra edilen ancak kamu hizmeti olarak değerlendirilen bir meslektir.

Hukuk eğitimi almış ve meslek olarak bilgisini hizmet olarak sunan avukatla, hukuk sistemi ve yasalar karşısında hak ile yetkilerini yeterince bilmeyen vatandaşlar, avukatlar eliyle yargı mercilerinde haklarını ararlar.

Hukuki problemlerini çözmek üzere mahkemelerde hak arayan özel hukuk tüzel kişileri(Şirketler, Dernekler ve Vakıflar) ya da kamu tüzel kişileri(Devlet Kurumları, Valilikler, Belediyeler ve Hazine) yine avukatlar eliyle davalarını takip etmekte, haklarını aramakta, yetkilerini kullanmaktadır.

Aslında avukatlar, mahkemeler ile vatandaş arasında hak arama anlamında köprü vazifesi gördükleri gibi kamu kurum ve kuruluşları ile yargı mekanizması arasındaki iş ve işlemlerde de ciddi fonksiyon yerine getirirler. Avukatlık bir serbest meslektir dedik, yani avukat devletten bir maaş almaz. Kamu/hazine avukatları sadece memur olarak maaş alırlar. Dolayısıyla avukat ifa ettiği hizmetin bedelini, hizmeti alan kişi ya da kurumlar öder.

 

Temel işleyiş bu şekilde olmakla birlikte; hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleri gereği şu anda ücreti devlet tarafından ödenen hukuki hizmetler arasında zorunlu müdafilik, istek üzerine tayin edilen müdafilikler sanık ve şüpheli tarafa tayin edilmektedir. Diğer taraftan şikâyetçi, mağdur tarafa da istenildiği takdirde avukat tayin edilmektedir.

Ceza davaları kapsamında hizmet veren avukatın ücreti devlet tarafından karşılanmaktadır. Diğer taraftan adli yardım kurumu vasıtasıyla da ekonomik imkânı yerinde olmayan vatandaşlar medeni hukuk ilişkilerinde doğan hukuk davalarında bulundukları illerdeki Barolardan avukat talep edebilmektedirler. Başvurulan Barolarda SGK kapsamında herhangi bir gelir olmayan, adına tapu ya da araç bulunmayan kişilere adli yardım kapsamında avukat tayin etmektedirler.

Uygulamada adli yardım hizmeti sınırlı olarak verilmekte, bu görevlendirmeler daha çok Aile Hukuku kapsamında açılan Boşanma, Nafaka, Velayet ve mal paylaşım davalarında verilmektedir.
Hızla uygulama alanı genişleyen Arabuluculuk Kurumu da bu konuda önem arz etmektedir. İşçi ve işveren arasındaki davalar, Tüketici Hukuku davaları, Ticari nitelikteki davalarda arabuluculuk zorunlu dava şartıdır.

Yani dava açmadan arabuluculuk sürecini işletmek gerekir. Arabuluculuk Türkiye Hukuk sisteminde sürekli alanı genişleyen bu fonksiyona sahiptir. Gündemde Aile Hukukunun bazı konuları(nafaka, maddi manevi tazminat, mal paylaşımı) taşınmaz hukukunun bazı konuları ile kira hukukunda da arabuluculuğun zorunlu olması gündemdedir.

 

Ceza davalarındaki zorunlu müdafi-vekil atamaları, adli yardım ve arabuluculuk ücretleri devlet tarafından karşılanmaktadır. Yeni yapılması düşünülen, hemen hemen tüm siyasi partilerin seçim vaatleri arasında geçen “AİLE AVUKATLIĞI” kurumu ile kast edilen “AİLE HEKİMLİĞİ” şeklinde bir yapılanma mı olacak yahut Almanya ve bazı Avrupa ülkelerinde olduğu üzere “AİLE HUKUKU SİGORTASI” şeklinde bir düzenleme mi olacağını zamanla göreceğiz.

Aile avukatlığının şu andaki hukuk mevzuatımıza göre “Aile Hekimliği” şeklinde bir düzenleme olması mümkün değildir. Çünkü Aile Hekimleri Sağlık Bakanlığı ile sözleşme imzalayarak çalışan memur statüsünde oldukları halde, avukatlar ile düşünülen “aile avukatlığı” yapacak avukatlar serbest meslek mensuplarıdır.

Türkiye’nin hukuk sistemine göre Avrupa’daki bazı devletlerde bulunan, Aile Hukuk Sigortası sistemini getirmek daha doğru olacaktır. Tıpkı şu anda tüm araçlarda yapılan zorunlu trafik mesuliyet sigortası, bazı abone iş ve işlemleri için yapılması zorunlu deprem sigortası gibi aileler içinde “zorunlu aile hukuk sigortası” getirilebilir. Böylece hukuki sorunu/hukuki riski doğan bir aile, bu hukuki sorununu bir avukata müracaat ile çözecek, ücreti ise avukata hukuk sigortası poliçesini düzenleyen sigorta şirketi ödeyecektir. Nitekim Almanya’da buna hukuksal koruma sigortası denilmektedir.

Almanya’da bu sigortadan faydalanmak tamamen isteğe bağlı, yani ihtiyari bir sigorta sistemidir. Bu sistem bizce Türkiye’de trafik sigortası ve DASK sigortası gibi zorunlu aile hukuk sigortası şeklinde düzenlenmelidir.
Türkiye’de ortalama olarak bir davanın yerel mahkemede karar bağlanması 2 yıl sürmektedir. Kanun yolu olan İstinaf ve Yargıtay aşamalarını da düşündüğümüzde ortalama davalar 5 yılda bitmektedir. Bu kadar uzun süre hak arama riski ile karşı karşıya olan yurttaşın, işin başında işin ehli olan avukattan yardım alması vatandaşın hakkına erken kavuşmasını sağlayacaktır. Diğer taraftan yanlış açılacak davalar ile mahkemelerin iş yoğunluğunu azaltacaktır

 

Avukatın ücretinin de hukuk sigorta poliçesi yapan şirket tarafından ödenmesini düşündüğümüzde, her yönüyle kazandıracak bir düzenleme olacaktır. Bu mesleği yapan avukatlar, poliçeyi düzenleyen şirketler ve yargı teşkilatı için yeni bir enerji ve nefes olacaktır. Ne dersiniz…

Devamını Oku

2023 DEPREMİ

2023 DEPREMİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

2023 DEPREMİ

​Deprem, doğal afettir. Deprem öldürmez; çürük bina, kuralına göre yapılmayan yapı insanlara mezar olur. Hepimizin aslında ev almadığını, çoğu zaman paramızla kendimize mezar aldığımız gerçeği gün gibi ortaya çıkmıştır. 6.Şubat.2023 günü meydana gelen ve 11 ilin büyük oranda yıkımını meydana getiren deprem, 50 bine yakın insanın ölmesi, 100 binlerce insanın yaralanması, şehirlerin adeta savaş yaşamış gibi enkaza dönmesi hepimiz için üzücü ve ciddi dersler ortaya koymuştur.

 

Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalıdır. İnsanımızın bakış açısından, şehirlerin imarına, bina ve yapı kurallarından, belediye ve şehirciliğin tüm mevzuatlarına kadar yeni bir bakış açısı ile değerlendirme, değiştirme ve yeniden düzenleme yapılması zaruridir.

 

6 Şubat 2023 günü bir milat olmalıdır. Yani 6 Şubat öncesi ve sonrası diye bir silkelenme, yeniden yapılanma şarttır. Bunun yapılmaması halinde, yani eskiden olduğu gibi toplumumuz yine balık hafızalığına devam ederse, 2 ay ya da 3 ay sonra bugün yaşadığımız felaketi unutur, köklü değişim ve dönüşüm sürecini başlatmaz ise deprem ülkesi olan Türkiye’de bu felaketleri yaşamaya devam ederiz.

 

Bireyler, toplumun tamamı ve devlet kurum ve kuruluşları ile birlikte bir zihniyet devrimine, bir uyanışa ihtiyacımız var. Coğrafyasının neredeyse %85’in fay kırığı, yani deprem riski olan bu ülkede, deprem riskine karşı topyekun bir planlama yapılmalı, ciddi master planları hazırlanmalı, her an her dakika deprem olacakmış gibi yurttaşlarımız, toplumumuz ve tüm devlet kurumları hazır olmalı, hazırlık yapmalıdır.
Türkiye 100 yıllık Cumhuriyet süresince ciddi depremler yaşamıştır. Erzincan Depremi, Yalova Depremi, Elazığ depremi, İzmir Depremi ve daha bir sürü irili ufaklı deprem yaşamıştır.

 

Son yaşadığımız Maraş merkezli depremde izlediğimiz manzara, önceki depremlerde yeterince ders almadığımız, hazırlık yapmadığımız görülmüştür. Depreme hazırlık için önce bireyleri eğitmeliyiz.

 

İnsanımızın deprem öncesi, deprem sırasında ve deprem sonrası ne yapması gerektiği, nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda öncelikle ve ivedilikle eğitim verilmelidir. İkinci aşamada kurumlar; belediyeler, tüm devlet kurumları deprem plan ve projeleri yaparak hazırlıklarını yapmalıdır. Deprem riskine göre imar ve kentleşme yerleri belirlenmeli, bina ve yapı mevzuatında deprem kuralları katıksız uygulanmalıdır.

 

Olası bir depremde lazım olan tüm ihtiyaçlar için Devlet Malzeme Ofisinin depoları doldurulmalıdır.
Peki depremin ne zaman olacağını kimse tespit edemediğine göre ne yapılmalıdır. Birey, toplum ve devlet olarak yapılması gerekenlere sıralayabiliriz.

 

Tüm bunları projelendirilmesi, hazırlıkların yapılması, meydana gelen 2023 depreminde sorumluluğu olanların hukuk önünden hesap vermesini engellememelidir. Bu depremde yıkılan çürük binaların altında vefat eden binlerce insanımızın hesabı, sadece müteahhitlerden sorulması yetmez.

 

Bir binanın ya da diğer yapıların müteahhidinin yanında, proje mimarı, inşaat mühendisi, elektrik mühendisi, makine mühendisi, yapı denetim firması/yetkilileri, yapı ruhsatı veren belediye yetkilileri, mücavir alan dışındaki yerlerde Valilik yetkilileri, iskan izni veren belediye başkanı yahut valilerde sorumludur. Olayı sorumluluğunu, sadece projeye ya da imar mevzuatı biliminin kurallarına aykırı olarak yapı yapan müteahhit ile sınırlamak, diğer sorumluları gözden kaçırmak, şu anki hukuk kurallarımıza da aykırıdır.

 

Yargıtay 12.Ceza Dairesi; “…Deprem neticesinde yıkılan binanın yapı ruhsatını onaylayan(belediye başkanı ve Vali) ve mühürleyen kişi olan belediye başkanı sanığın eylemi, görevin gereklerini yapmakta ihmal göstermesi nedeniyle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur….”(Yargıtay 12.Ceza Dairesi 13.06.2022 T, 2022/4600 K sayılı ilamı) Yine Yargıtay 12 Ceza Dairesi; “…Kalitesiz malzeme kullanımı sebebiyle binanın depremde yıkılmasında, taahhütnameyi veren fenni mesul mühendis, inşaat ustası, bina sahibi ve müteahhit bilinçli taksirle ölüme sebebiyet verme suçunu işlemiştir…”(Yargıtay 12.Ceza Dairesi E.2020/12133, K.2022/10714)

 

Bakınız bu konuda Danıştay 11.Dairesi daha ileriye giderek; “…Depremin önlenmesi mümkün olmasa bile nerelerde deprem olabileceği öngörülerek idarece gerekli önlemler alınarak zararın minimuma indirilmesi sağlanabilir. Aksi durumda idarenin hizmet kusuru nedeniyle sorumluluğuna gidilecektir…”(Danıştay 11.Daire:2005/1353-Esas, 2007/6248-Karar sayılı ilamı) şeklinde verdiği içtihat ile idarelere(belediye, Valilik, Bakanlık taşra teşkilatları ve nihayetinde devlete) ciddi görev yüklemiştir.

 

Bu görevin gereğinin yerine getirilmemesi halinde hizmet kusuru meydana gelecektir. Hizmet kusurunun idaredeki karşılığı ise kötü yönetimdir. Kötü yöneten kişiyi sorumlu tutmaz isek, kötü idare eden hukuk karşısında hesaba çekilmediği zaman deprem afetlerinin ağır sonuçlarını önleyemeyeceğimiz gibi hukuk sistemini de oturtamayız.

 

Tarihte toplumların ve sistemlerin çürümüşlüğü, hukuk karşısında hesaplaşma, hesap sorma ile aşılmış, sağlam ve modern toplumlar doğmuştur. Yanlışı yapanın kim olduğuna bakılmaksızın hesabın sorulmadığı/sorulamadığı bir yerde enkaz altında kalmaya devam ederiz.

 

Hareket noktamız insan ve insan yaşamı ise diğer tüm enstrümanlar buna hizmet etmelidir. Hukuk insanı korumalı, geleceğini güvenceye almalıdır. Hukuk kuralları birileri için bir muafiyet kalkanı olarak öne sürülemez.

Bakın yaşadığımız afet sonrası 11 ilde bir hafta içinde tüm yapılar kontrol edilip, yapının durumu raporlaştırılabiliyor. Yapının tehlike arz etmesi halinde yapı mühürlenebilir ise neden deprem öncesi, hiç olmazsa yılda bir defa 1 hafta ya da 10 günlük periyotlarla; belediyeler, mühendis odaları, valilik, çevre şehircilik tarafından o bölgedeki yapılar kontrol edilmez.

 

Bu yapıları kontrol etmeyen, vatandaşını adeta mezarlarda yaşamasını engellemeyen yetkililerin/kurumların başındaki kişilerin hiç sorumluluğu yok mudur. Bana soracak olursanız yapının her aşamasında görev alan, kontrol eden, izin veren, iskanı imzalayan, kontrol etmeyen yahut yeterince kontrol etmeyen, deprem bölgesi ve fay kırığı olan yerlere imar izni veren, imar mevzuatını uygulamayan herkes hukuk karşısında sorumludur. Hesap vermelidir…

Devamını Oku

Yabancı ilgisini üzerine çeken yerli hisseler

Yabancı ilgisini üzerine çeken yerli hisseler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dağlık Karabağ’da 27 Eylül tarihinde başlayan savaş 44 günde Ermenistan’ın tarihi mağlubiyetiyle sona ermiş, yenilginin ardından Erivan’da başlayan protestolar Başbakan Paşinyan’a istifa çağrılarıyla günlerce devam etmişti.

Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.

Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.

“Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın Ayrılmaz Bir Parçası”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.

Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.

Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.

Ermenistan Yalnız Hissetmesin Diye Herşeyi Yaptık

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.

İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.

Bu bir alıntı metin örneğidir.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.

Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.

  • Rusya Devlet Başkanı Putin’in, “‘Dağlık Karabağ sorunu’ ifadesini bir daha duymamayı umuyorum” şeklindeki açıklamasına katıldığını bildiren Aliyev, “Ben de bu sözleri duymayacağımı umuyorum.
  • Umarım Dağlık Karabağ bahsi geçtiğinde, sadece kalkınmadan, savaşın sonuçlarının ortadan kaldırılmasından ve bir zamanlar birbirine düşman olan ülkelerin uzlaşmasıyla ilgili haberler duyacağız.” dedi.
  • Lavrov, üç ülkenin imza attığı bildirinin, bazı güçler tarafından kan dökülmesinin sonu, barışçıl yaşama geçiş, insani sorunların çözümü olarak değil, jeopolitik oyunların prizmasıyla yorumlanmaya çalışıldığını, bunun da çağdaş değerlerle bağdaşmadığını kaydetti.

Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.

Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Burası yukarıda ki görselin altyazı örneğidir.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.

  1. İstifa çağrılarına direnen Başbakan Nikol Paşinyan, dünyada hiçbir ülkenin tanımadığı Dağlık Karabağ’ın yöneticisi Arayik Harutyunyan’la görüştü.
  2. İkilinin buluşmasına dair yapılan açıklamada çatışmalar sırasında kaçanların geri dönmesi ve normal yaşamın başlaması masaya yatırıldı.
  3. Şimdiye kadar 25 bin Ermeninin Dağlık Karabağ’a geri döndüğü bilgisini veren Harutyunyan, savaşta ölen askerlerin ailelerine 600 dolar yardım verileceğini söyledi. 10 Kasım anlaşmasıyla statüsü tamamen belirsiz kalan Dağlık Karabağ Ermenistan tarafından bile tanınmıyor.
  4. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmalar devam ederken Ermenistan’a verdiği desteği açıkça ifade eden Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise hafta sonunda dikkat çeken bir ziyaret gerçekleştirdi.
Burası yukarıda ki videonun altyazı örneğidir.

Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.

Devamını Oku

Motorine 10 kuruş zam

Motorine 10 kuruş zam
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dağlık Karabağ’da 27 Eylül tarihinde başlayan savaş 44 günde Ermenistan’ın tarihi mağlubiyetiyle sona ermiş, yenilginin ardından Erivan’da başlayan protestolar Başbakan Paşinyan’a istifa çağrılarıyla günlerce devam etmişti.

Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.

Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.

“Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın Ayrılmaz Bir Parçası”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.

Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.

Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.

Ermenistan Yalnız Hissetmesin Diye Herşeyi Yaptık

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.

İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.

Bu bir alıntı metin örneğidir.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.

Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.

  • Rusya Devlet Başkanı Putin’in, “‘Dağlık Karabağ sorunu’ ifadesini bir daha duymamayı umuyorum” şeklindeki açıklamasına katıldığını bildiren Aliyev, “Ben de bu sözleri duymayacağımı umuyorum.
  • Umarım Dağlık Karabağ bahsi geçtiğinde, sadece kalkınmadan, savaşın sonuçlarının ortadan kaldırılmasından ve bir zamanlar birbirine düşman olan ülkelerin uzlaşmasıyla ilgili haberler duyacağız.” dedi.
  • Lavrov, üç ülkenin imza attığı bildirinin, bazı güçler tarafından kan dökülmesinin sonu, barışçıl yaşama geçiş, insani sorunların çözümü olarak değil, jeopolitik oyunların prizmasıyla yorumlanmaya çalışıldığını, bunun da çağdaş değerlerle bağdaşmadığını kaydetti.

Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.

Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Burası yukarıda ki görselin altyazı örneğidir.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.

  1. İstifa çağrılarına direnen Başbakan Nikol Paşinyan, dünyada hiçbir ülkenin tanımadığı Dağlık Karabağ’ın yöneticisi Arayik Harutyunyan’la görüştü.
  2. İkilinin buluşmasına dair yapılan açıklamada çatışmalar sırasında kaçanların geri dönmesi ve normal yaşamın başlaması masaya yatırıldı.
  3. Şimdiye kadar 25 bin Ermeninin Dağlık Karabağ’a geri döndüğü bilgisini veren Harutyunyan, savaşta ölen askerlerin ailelerine 600 dolar yardım verileceğini söyledi. 10 Kasım anlaşmasıyla statüsü tamamen belirsiz kalan Dağlık Karabağ Ermenistan tarafından bile tanınmıyor.
  4. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmalar devam ederken Ermenistan’a verdiği desteği açıkça ifade eden Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise hafta sonunda dikkat çeken bir ziyaret gerçekleştirdi.
Burası yukarıda ki videonun altyazı örneğidir.

Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.

Devamını Oku